24 Mayıs 2012 Perşembe

dım dım dım dam dım dım dım - a song to say goodbye



why is that song, in essence, so simple yet so touching? it's been that way for the last 6 years or so, and probably continue to be that way. and i'm pretty sure it's not about the video. i've first listened to that sans the video, and it really touched me. however, the video did nothing but amplify that effect - possibly thousandfold.

note to self and stuff

90% of the time when i can say "i'm not ok", i'm drunk. and if it's the 10% that is, i'm really not ok. seriously, in that case, i can totally advise myself to go get as drunk as posslble and text pin about (hypothetical, virtual, call whatever you want) "suicide". i uttered those words tonight, but thankfully it's that 90% of time. i know that. ha bi de, beşiktaş sahildeki kırık iskele babası (a.k.a iskender baba) seviyoruz seni. <3. küçüktürüç. ♥

13 Ocak 2012 Cuma

umursa(n)mak

twitter'ın sevdiğim yanı şu ki; insanlar umursamak istediğinde umursuyor sadece. facebook dahilinde sadece umursamak isteyen insanlara ulaşsın istediğim şeyler diğerlerinin de gözüne gözüne sokuluveriyor, aptalca diyaloglar geçiyor. sanırım blogger da anti-facebook. umursanmasını istesem de umursanmıyor yazdıklarım, adeta private diary'ye dönüşüyor. hatta şu an şu saçmalığı neden yazdığımı dahi bilmiyorum, sağ bileğim ağrıyor.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Nostalgia

Durumum şudur ki; durup dururken uu bu blogu hatırlatıverdi, bişeyler yazasım geldi; ki halihazırda nostalgia modundaydım. Gece gece sıkıldım; etilere yürüdüm, starbucksta oturup mocha mı içtim, o yürümekten kaybettiğim kalorileri fazlasıyla geri almış oldum. Dönerken etiler tarafının haftaiçi gece - epey boş - hali; soğuk hava, nonexistant boğaz manzarası ve arkada çalan Vega-Ankara ile birleşince aklıma Ankara'da beşevler-bahçeli arasındaki Bahriye Üçok bulvarına paralel giden, onun bir arkasındaki cadde geldi (üzerinde starbucks var işte), kendimi orada yürüyormuş gibi hissettim. Sonra biraz aşağı inince bebek taraflarındaki boğaz manzarasını gördüm, şarkı bitti ve soğuk baki olsa da illüzyon yok oldu.

Ha bi de geçen gün durup dururken Woody Allen'ın Midnight in Paris filmini izleyiverdim; alakadar olarak nostaljinin, yaşanmamış döneme olan nostaljik his de olsa, anlamsızlığı ve arbitraryliğini konu ediniyodu; bizim yaşamadığımız özlem duyduğumuz dönemlerde (filmin protagonisti için 1920'ler, benim için sanırım 60lar-70ler falan) de insanlar geçmişe, daha geriye özlem duyuyolardı. Neyse netîcede bu nereye bağlanır; Gogol Bordello - Ultimate'a bağlanır diyelim bu saçmalamayı uzatmadan bitirelim.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Sansür Olayları

24 saat kadar önce öğrendim(k?) ki, bol miktarda google servisine(pages,translate,code,groups aklımda kalanlar) erişim, youtube ip'lerini engellerken "yanlışlıkla" engellendi. Ardından bikaç yerde haber oldu ve sonuçta iletişim daire başkanlığı kendi sıçışını google'ın üzerine attı. Muhtemelen olacak olan; birkaç gün lafı edilecek, sonra bu siteler engellendikleriyle kalacaklar.

Fakat burada esas sorun, bu olayın, internet kullanıcılarının önemli bir kısmının zerre sikinde olmaması. Tavada yavaş yavaş ısıtılan kurbağa gibiler şu anda. Aslında çok büyük ve etkileyici olması gereken bu olay dahi bu kadar sayıda aptalı, malı(sizin orada öküze mal deniyor olabilir, eğer öyleyse ve üzerinize alınıyorsanız şikayet etmeyin, öküzsünüz de aynı zamanda), 21.yüzyıl "staylası"(bir kısmı apaçilerle dalga geçe dursunlar, çok da farkları yok onlardan) lümpeni uyandıramadığına göre, geriye yapılacak olan, yapılması gereken tek adım kalıyor.

Bu gereksiz insanları can evinden vurmak, uykudan uyandıracak şekilde kafa atmak. Kısacası Facebook'u engelletmek. İletişim daire başkanlığı'nın şimdiye kadarki hareketlerini göz önüne alırsak, çok da zor olmaması gerekir. Tek gereken, fake bir hesapla Atatürk'e hakaret eden bir facebook sayfası açıp bunu ihbarweb.org.tr'ye yollamak. Tek bir tane olursa gözden kaçabilir, umursamayabilirler fakat facebook hakkındaki ihbar sayısı ne kadar artarsa bir şekilde Facebook'un da engellenme olasılığı artar. Facebook'larından da olan bu aptallar yeterince güçlü bir kitle oluşturabilir.

Aklıma gelen daha az olası ama daha az riskli(nebileyim üsttekini uygularsak yine siktir et diyebilir insanlar, facebook'u engellettiğimizle de kalabiliriz) bir seçenek daha var; Bu "şikayeti" doğrudan google'a bildirmek. Ne yapabilirler, Türkiye'ye özel siyah bantlı bir google doodle'ı yeter, ki google her fırsatta "Don't be evil" diyen google, iyice abarıp çığırından çıkmış sansür meseleleri nedeniyle ofisini, pılısını pırtısını toplayıp komple çin'den çekilmiş google. Neden logosuna siyah bant çekmesin ki? Sonuçta bu engellenme işinden şu anda en çok zarar gören 2 şey var; 1. zavallı türk internet kullanıcısı, 2. google. Bunun olması durumunda da sansür birçok insanın kafasına "dank" edebilir.

Yazıyı yazmaya çabalarken kafamda sürekli Bandista-Özgürlüğe Manuş dönmekteydi
"Özgürlük elinde özgürlük seninle özgürlük
Özgürlük sen ordaysan orada"

4 Mart 2010 Perşembe

Update meseleleri

Bu blog postu, bütün olarak esasen bir facebook status update'i idi ancak ilk halini post etmeye kalktığımda 777 karakterdi(vi-vi-vi*7/6, bir işaret olabilir) fakat bu update'i yollamaya çalışmamla birlikte öğrendim ki facebook'un izin verdiği status update'lerin karakter limiti 420 imiş(neden 420 olduğundan emin değilim, 140*3'ten 1 facebook status update'i 3 twitter tweet'ine eşittir diyen bir developer'ın marifeti, 42*10'dan otostopçunun galaksi rehberi fanı bir developer'ın marifeti veya komple alakasız bir nedenden dolayı olabilir), ki bu da bu saçmalamayı bir facebook update'i olmaktan çıkartıp blog postu olmaya zorladı ve belirgin bir şekilde uzun olan bir aradan sonra tekrardan bir blogcan postu yazmamı sağladı. Neyse sadede gelmek lazım, laf salatası her ne kadar tadı fena olmayan bir salata türü olsa da(içinde her türlü tavuk mamülü bulunduran salatadan belirgin bir şekilde iyidir derim ben) içerdiği yoğun miktarda mayoneze eşdeğer ve boş laf formatında olan malzemeler nedeniyle bayması çok uzun sürmüyor.Evet geldik mi? Geldik.

İndirmem gereken software update'lerinin boyutu 122mb'ı bulmuş, peki boyutları arttıkça indirme olasılığım azaldığını varsayarsak(gayet destekli bir varsayımdır, elimde her ne kadar henüz kesin ve düzgün olarak ifade edilmiş olmasalar da gözlemsel veriler bulunmaktadır), zaman içindeindirilecek update'lerin boyutu sonsuza gitmez mi? Ve bu durum da merkezi yarı-otomatik update'lerin(indirilmesi gereken update'leri toplu olarak gösterip indireyim mi diye kullanıcıya soran update yöntemi) konsept olarak hatalı olduğunu göstermez mi?

Tabi bu demek değildir ki merkezi yarı-otomatik update sistemi kullanılmaması gereken bir sistemdir, elimizdeki viable seçenekler arasında artı/eksi oranı en yüksek olan sistem olduğu yönündeki fikrim bu belirgin hataya rağmen an itibariyle sabittir.

Diğer update sistemlerinin dezavantajlarına gelirsek; mesela sistemin kimseye sormadan otomatik olarak update etmesi hem kullanıcıyı kıllandırır; hem de update etmek istemediğimiz, eski versiyonundan memnun olduğumuz yazılımlar olabilir, bunları update etmememizi engeller.
Bunun dışında windose/mac usulü komple manuel update ise elimizdeki yazılımları update etmemizi başlı başına ayrı ve bant genişliği dışında belirgin bir şekilde kullanıcıdan zaman isteyen bir işlem olduğundan merkezi yarı-otomatik update'le sadece aynı temel hatayı paylaşmakla kalmaz, bu hatayı daha da belirginleştirip bu update sistemine maruz kalan neredeyse bütün kullanıcıların eskimiş yazılım kullanmasına neden olur.
Merkezi olmayan update sistemleri ise merkezi update sistemleri gibi ya tam otomatik ya da yarı-otomatiktir ve genel olarak kendi alttürlerindeki merkezi update sistemlerinin temel sorunlarını paylaşırlar ve bunun dışında büyük ihtimalle arkaplanda merkezi update sisteminden daha fazla sistem kaynağı tüketirler(Merkezi olmayan update notifier'ların her biri üç aşağı beş yukarı bir merkezi update sistemiyle aynı özelliklere ve sistem kaynağı tüketme yetisine sahiptir, bunlardan n tanesinin aynı anda çalıştığını varsayarsak merkezi bir update sistemininin tükettiği kaynağın n katını tüketmeleri işten bile değildir).

Sonuçta, lan sonuç bulamadım, düzgün sonuç bulmaya çalışırsak;
1. Laf salatasını fazla abartmamak lazım
2. Her ne kadar gayet süper olsalar da, merkezi yarı-otomatik software update'lerinin hataları olduğunu kabullenmek lazım.
3. Her ne kadar hataları olsa da, merkezi yarı-otomatik software update'lerinin gayet süper olduklarını kabullenmek lazım.
4. Her ne kadar kimsenin okumayacağını bilsek de, saçmasapan blog postları yazmaktan kaçınmamak lazım, belki bi gün bir işe yararlar. (Aslında blog postlarının yazılmaya değer olmaları işe yarama olasılıkları ve harcanan zamana bağlı bir fonksiyon olarak ifade edilebilir, hatta işe yarama olasılıkları ve üzerlerinde harcanan zaman birbirine bağlıysa ideal derecede yazılmaya değer blog postları oluşturulabilir [Bu arada, blog postunu yazmadan onun işe yarama olasılığı ve üzerinde harcanan zaman tespit edilebilir mi ki?])

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Google Chrome OS??!?!?!?!?!?!?!

Resmi google blogu öyle diyor, bugün 1 nisan da değil. Microsoftun feci halde tırsması gerekmekte diyorum.
http://googleblog.blogspot.com/2009/07/introducing-google-chrome-os.html

2 Temmuz 2009 Perşembe

Kulaklık sorunu

10 gün kadar önce sennheiser pmx40 kulaklığım kablo temassızlığı sonucu ölmüş, onu garantiye gönderip bekleyeceğimiz süre içinde geçici olarak kullanmak amacıyla minik philips she2610 kulaklıklardan almıştım. Şu anda söylüyorum ki, almaz olaymışım. Bu modeli, şimdiye kadar rastladığım en rahatsız kulaklık ilan ediyorum. 1 saat müzik(alestorm) dinleme esnasında defalarca az miktarda kulak ağrıttı(30 saniye falan kulaklıklardan birini çıkarınca geçen cinsten) ardından da bütün gün sağ kulağım ağrıdı.Çok ancak dandik ses veren bu kulaklıklar, ipod'un yanında gelen default kulaklıklardan da, ortalıkta 5-10 liraya bulunabilecek kulaklıklardan da daha rahatsız(ses kalitesine gelirsek, apple'dan pek farkı yok, 5-10 liralık kulaklıklardan biraz daha iyi). Peh!

30 Haziran 2009 Salı

Ruby ile saçmalamak

Ruby'de bir sınıf tanımlarken onun superclassı olan kısımda sadece bir class adı değil, herhangi bir expression kullanabiliyoruz. Sonuçta, uykulu bir şekilde şu saçmalamayı çıkarabiliyorum;
class A < ObjectSpace.each_object(Class).to_a.sort{rand}[0]; end
"Bu ne yapmakta?" denirse, şöyle cevap vermemiz mantıklı olur; "Ortalıkta tanımlanmış sınıflardan random birini alıp ondan bir sınıf türetiyor.". Ardından da "E peki ne işimize yarayacak bu saçmalık?" sorusunun gelmesini bekleriz ve ona verecek bir cevabımız olmaz, teist geleneklerine uyarak kıvırırız. Hatta Serdar Ortaç'tan alıntı yapacak olursak(o kadar mı düştüm ya?) "Binlerce dansöz var" diyebiliriz.

26 Haziran 2009 Cuma

Michael Jackson ölmüş?

Kendisi son 15 yıldır falan zombi gibi dolaşınca ben bir süredir onun cidden zombi olduğunu(Thriller geldi aklıma :) ve ölmeyeceğini düşünüyodum ama öldü. Elvis'e selam söylesin ne diyelim. Ayrıca kendisi anısına 25 haziran'ın moonwalk günü olması ve fanlarının toplanıp moonwalk yapmasını önerebilirim.