30 Nisan 2009 Perşembe
Vimperator - Hastalıkta sağlıkta yanımda
Bu sabah, ufak çaplı bir gıda zehirlenmesi, büyükçene bir mide üşütmesi ya da ikisinin birleşimiyle uyandım. Aslında uyandım değil de, kahvaltıdan hemen sonra başladı gibi. Sindirim sistemi çift yönlü piskopat bir hızda çalışmaktaydı, öğleden sonra iyice halsiz düşüp yattım uyudum. Neyse, akşama doğru iyileşmeye başladım ama hala üşüdüğüm için yatakta yatarak internette bakınmaya başladım. Bu esnada tabi yatakta yatarken fare kullanmak pek mümkün olmuyor, touchpadde de rahat edemiyorum pek. Neyse vimperator sağolsun, beni fareyle uğraşmaktan kurtardı ve tek elle, mouse olmadan gayet browserı kontrol etmeme olanak sağladı. Geçen yaz kıl dönmesi ameliyatı nedeniyle 1 ay oturamadığım sıralarda kullanıyor olsaymışım oldukça güzel olurmuş diyor ve tekrar "ALL HAIL THE VIMPERATOR!" diye bağırıyorum
27 Nisan 2009 Pazartesi
Mayıs Sınavı ve ardından gelen kafa izni
Ulusal Bilgisayar Olimpiyatı 1. aşama sınavına girdim geçen cumartesi günü. Oldukça iyi geçti gibi, şu anda "onaylanmış" durumda 3 yanlışım var, bir o kadar daha çıkacağını düşünsek bile rahat rahat geçiyorum. Neyse, böyle büyükçene bir şeyden sonra okul da sağolsun bizi kırmadı 1 hafta tatil yapıyoruz, kafa izni de denebilir, bu arada blogcan da hafiften kafa iznine çıkabilir. Zıbıdıkla kalın(güzel oldu bu da böyle, esen kalın gibi)
24 Nisan 2009 Cuma
Tersine Rickroll
Rickroll müessesesi, bir Rick Astley fanı olarak oldukça sevdiğim bir müessesedir. Bugün, alakasız bir yerde öyle bir şey gördüm ki, bana önce çok feci "Yok artık!" çektirdi, sonrasında ise "Ben bunu niye daha önce düşünemedim" dedirtti. Bu şey, haddinden fazla spoiler içerikli başlıktan da anlaşılabileceği gibi, "Tersine Rickroll"
Peki, eğer bu Rickroll müessesesinin tersi nasıl oluyor diye merak etmekteyseniz, kendisi şöyle olmakta; Rick Astley'le ilgili bir muhabbette Never Gonna Give You Up'a gayet söyleyerek link veriyorsunuz, düz rickroll amacı taşımadan. Ancak bu link, Never Gonna Give You Up'a değil de, çok daha alakasız bir vidyoya gidiyor. Oldukça yaratıcı bir fikir.
Bu arada, Sovyet Rusya'da Rickroll sizi yapar?
Peki, eğer bu Rickroll müessesesinin tersi nasıl oluyor diye merak etmekteyseniz, kendisi şöyle olmakta; Rick Astley'le ilgili bir muhabbette Never Gonna Give You Up'a gayet söyleyerek link veriyorsunuz, düz rickroll amacı taşımadan. Ancak bu link, Never Gonna Give You Up'a değil de, çok daha alakasız bir vidyoya gidiyor. Oldukça yaratıcı bir fikir.
Bu arada, Sovyet Rusya'da Rickroll sizi yapar?
Labels:
budur,
never gonna give you up,
rickroll,
saçmalama,
ters
9.04 - Mission Accomplished?
9.04 update şeysi bitti. Restart ettim, açılmaya başladı. Sonrasında bir de ne göreyim! Boot esnasında bir adet hata!(Gerçi tahmin ediyordum) O kadar [OK] şeyinin arasında bir adet [fail]!. Baktım, firestarter'ı başlatırken [fail] i vermiş, restart ettim, grub'dan recovery mode'da açtım, oradan root terminalden firestarter'ı kaldırdım ve sonrasında normal boota devam ettim, gayet güzel bir şekilde açıldı. Şu anda pek sorun yok gibi durmakta, az önce ortaya çıkan sorun da 3 dakikada filan halledilebilecek türden birşeydi. Bu nedenle rahat rahat mission accomplished diyebilirim.
Ubuntu 9.04
Dün 23 Nisan hediyesi şeklinde çıktı Ubuntu 9.04-Jaunty Jackalope(Bu arada Jackalope ne ya? Çakalla antilop karışımı birşey mi?). Bugün indirdim, şu anda kurulum devam etmekte. Seviyorum ubuntu'nun update işlerini. Komple sistemin her parçası update edilirken bile gayet rahat bir şekilde çalışmaya devam ediyor ya. Tabi bu update esnasında garip şeyler de olabiliyor. Mesela şu anda network-manager kendini çalışmıyor olarak görmekte ama aslında gayet çalışıyor. Ayrıca şu anda fontları kuruyor sanırım, ikide birde font cache'i update edince üstteki sistem monitörü zıvırları kendilerini resetliyor. Ayrıca pil ikonu değişti az önce. İlginç bir işlem, ne diyelim. Umarım sonunda saçma sapan bir sorun çıkmaz da kazasız belasız atlatırız bu update'i de.
Labels:
23 nisan,
garip gurup,
jaunty,
ubuntu,
update
"Vimperator Düşmanı" Siteler
Daha önce de birkaç kez bahsettiğim gibi, browser olarak Vimperator kullanıyorum(Firefox eklentisi falan olabilir ama komple yeni bir browser şeklinde, keza nebiliyim flock veya songbird de firefox tabanlı), farem kireçlenmiyor. Neyse, internette sıkça kullandığım bazı sitemsiler faresiz dolaşmaya pek elverişli değiller. Bunun genel sebebi, sitede hareket etmek için fareyle birşeylerin üzerine gelmemiz gerekliliği, mouseOver eventi. Bu genelde biraz eskilerden kalma javascript/dhtml menülerde kendini fazlasıyla gösteriyor. Bunların dışında, sıkça kullandığım bazı sitelerde sorun yaşıyorum.
-Hürriyet, Milliyet ve bilimum gazete sitesi aynı sistemi kullanıyor, ortada koca bir foto ve altında mouseOver eventiyle o fotoyu değiştiren butonumsular. Bu sitelere girdiğimde fareyi elime almak zorunda kalıyorum.
-Darkthrone, üstteki menüde mouseover şeyleri kullanıyor.
-Facebook'un alttaki chat zıvırı pek dostça geçinmiyor.
Derseniz ki, AJAX kullanan yeni nesil sitelerde oluyor bunlar, hayır öyle değil, google reader, gmail, youtube, digg falan gayet rahat ve güzel bir şekilde işliyor. Olay AJAXta değil, benim gibi faresiz şekilde browse eden kullanıcıları umursamamakta!(O değil de, merak ediyorum, Facebook falan tamam da, Hürriyet'e vimperator,conkeror,lynx falan kullanarak giren kaç kişi vardır ki?)
-Hürriyet, Milliyet ve bilimum gazete sitesi aynı sistemi kullanıyor, ortada koca bir foto ve altında mouseOver eventiyle o fotoyu değiştiren butonumsular. Bu sitelere girdiğimde fareyi elime almak zorunda kalıyorum.
-Darkthrone, üstteki menüde mouseover şeyleri kullanıyor.
-Facebook'un alttaki chat zıvırı pek dostça geçinmiyor.
Derseniz ki, AJAX kullanan yeni nesil sitelerde oluyor bunlar, hayır öyle değil, google reader, gmail, youtube, digg falan gayet rahat ve güzel bir şekilde işliyor. Olay AJAXta değil, benim gibi faresiz şekilde browse eden kullanıcıları umursamamakta!(O değil de, merak ediyorum, Facebook falan tamam da, Hürriyet'e vimperator,conkeror,lynx falan kullanarak giren kaç kişi vardır ki?)
Labels:
darkthrone,
facebook,
hürriyet,
sorun,
vimperator
23 Nisan 2009 Perşembe
Windose =? İşkence
Laptopa Ubuntu kurduğumdan beri, her ne kadar windose ile dual boot olarak kurmuş olsam da, windows'u hiç açmadım. Ayrıca yine ubuntu kurduğumdan beri windows'la sadece olimpiyat çalışırken yandakiler soru sorunca falan minimal bir şekilde haşır neşir oldum(Hani iş windowsa düşmedi, sadece IDE ile sınırlı kaldı. Neyse, uzun zamandır bugün ilk kez windows'u başka bir amaçla(amaçsız bir şekilde internette bakınmak amacıyla) kullandım, tabi kendi bilgisayarımda değil, kuzeniminkinde. Başına otururken korkuyordum, cidden, her ne kadar sadece 3.5 haftadır falan uzak kalmış olsam da, windows kullanmaktan korkuyordum.
Neyse, yaklaşık yarım saat kadar süren haşır neşir olma durumunda çok büyük bir sorunla karşılaşmadım, Opera kuruluydu, ie'ye mahkum olma gibi bir sorun olmadı. Fakat bakınmaya başladığım anda farkettim ki, Vimperator'un klavye kısayollarına çok feci alışmışım, başka browserlarda da hiç fare kullanmadan gezinmeye çalışıyorum, pek olmadı tabi. Ayrıca bir iki kez elim workspace değiştirmek amaçlı Mod4+yön tuşların kombinasyonlarına da gitmedi değil. "Sorun" olarak nitelendirebileceğim tek bir durum oldu, o da Çınar'ı(kuzenimin oğlu) eğlendirmek amaçlı müzik falan açayım dedim, müzikler ttnet müzik'ten indirilmiş, winamp'la açmaya çalışınca WMP10 ve üstü isterim deyip açmadı. İlginç olan kısım bunu WMP11 ile deneyince de yapmasıydı. Tabi bu sorun daha çok ttnet'in sorunu. Kafam girsin onlara da.
Sonuçta: O kadar da korkulmasına gerek yokmuş ya. Aşı gibin bişey :D
Neyse, yaklaşık yarım saat kadar süren haşır neşir olma durumunda çok büyük bir sorunla karşılaşmadım, Opera kuruluydu, ie'ye mahkum olma gibi bir sorun olmadı. Fakat bakınmaya başladığım anda farkettim ki, Vimperator'un klavye kısayollarına çok feci alışmışım, başka browserlarda da hiç fare kullanmadan gezinmeye çalışıyorum, pek olmadı tabi. Ayrıca bir iki kez elim workspace değiştirmek amaçlı Mod4+yön tuşların kombinasyonlarına da gitmedi değil. "Sorun" olarak nitelendirebileceğim tek bir durum oldu, o da Çınar'ı(kuzenimin oğlu) eğlendirmek amaçlı müzik falan açayım dedim, müzikler ttnet müzik'ten indirilmiş, winamp'la açmaya çalışınca WMP10 ve üstü isterim deyip açmadı. İlginç olan kısım bunu WMP11 ile deneyince de yapmasıydı. Tabi bu sorun daha çok ttnet'in sorunu. Kafam girsin onlara da.
Sonuçta: O kadar da korkulmasına gerek yokmuş ya. Aşı gibin bişey :D
Labels:
drm,
kafam girsin,
korku,
maykrosoft,
sorun,
ttnet,
vimperator,
windoze
Shelley the Republican
Shelley the Republican bugün keşfettiğim ve birkaç saat boyunca varolan postları okuduğum sürece beni kendimden almış, başka alemlere götürmüş muhteşem birşey. Herkese tavsiye ederim, öyle böyle değil. Hani bugün 23 Nisan ya, bugün beni neşeyle dolduran şey bu oldu. Özellikle Linux ile ilgili postlar muhteşem ötesi güzellikte, yirim ben onları.
22 Nisan 2009 Çarşamba
Talihsiz bir wikipedia editi
Hepimizin bildiği gibi şahsen bir Wikipedia okuyucusu, Wikipedia fanı ve Wikipedia dini mensubuyum. Dün, İngilizce Wikipedia'daki Cumhuriyet Mitingleri maddesinde minik bir değişiklik yapıp current event tagini kaldırmıştım. Artık current değil, eskide kaldı diye. Belki bunda kelebekler ve Murphy yasası nedeniyle etkim olmuştur, bilinmez, bugün ADD Cumhuriyet Mitingleri'ne yeniden başlayacaklarını söyledi. Bu şekilde bu article'daki (oldukça) gecikmiş edit düzgün bir şekilde yapılmasından hemen sonra geri alınmak zorunda kaldı. Böhü? Heyo? Artık ne tepki vermemiz gerekiyorsa(Awsful?)
Labels:
add,
cumhuriyet mitingleri,
şanssızlık,
wikipedia
21 Nisan 2009 Salı
C Preprocessoru Hakkında Bir Zıbıdık
C ve C++'ın kendi çaplarında, lisp'le falan kıyaslandığında oldukça dandik kaçan bir makro sistemi var. Bugün o makro sistemiyle ilgili ufak, ama güzel bir şey keşfettim. Daha önce şu preprocessorda böyle bir şey olsa iyi olur demiştim, bugün öğrendim ki varmış. Şimdi şu kodcana bir bakalım;
bu yukarıdaki basit örnekte, preprocessorla iki sembolü birleştirip tek bir identifier haline getirebildiğimizi farkediyoruz, ve bu noktada benim gibi bu özellikten haberdar olmayan güruh "Yok artık!" çekiyor. İşe yarayabilir aslında.
#include
#define birlestir(x,y) x##y
main(){
int zbdk = 42;
printf("%d\n", birlestir(zb,dk));
}
bu yukarıdaki basit örnekte, preprocessorla iki sembolü birleştirip tek bir identifier haline getirebildiğimizi farkediyoruz, ve bu noktada benim gibi bu özellikten haberdar olmayan güruh "Yok artık!" çekiyor. İşe yarayabilir aslında.
Labels:
c,
c++,
macro,
preprocessor,
yok artık
Alestorm
Alestorm, iskoç bir grupcan. RadioOGZ'den DJGök kayıtlarını tekrardan dinlerken DJGök-Bölüm 3'ün sonlarına doğru rastladım. Yaptıkları müzik türüne kendileri "True Scottish Pirate Metal" demekteler, biz de öyle diyebiliriz aslında. Ama türü daha bilindik terimlerle ifade edecek olursak, Korsan temalı Folk Metal şeklinde bir tanım yapabiliriz ancak bu Folk Metal'in folk kısmı Korpiklaani kadar ön planda değil, biraz daha arkada kalıyor. Ayrıca Folk Metal'de o kadar sık rastlamadığımız Power Metal usulü gitar zıbıdıkları da var böyle dümdüz giden. İşte standart Folk Metal stili klavye soloları falan da var. Ama tabi en önemli fark, şarkı sözlerinin konularında. Korsanlarla ilgili şeyler oldukça eğlenceli, ayrıca şarkılarda hikaye anlatma konusunda en az Blind Guardian kadar iyiler. Sözler sadece hikaye anlatmakla kalmıyor, Korpiklaani gibi bol miktarda "içelim güzelleşelim" formatında yer de var. Zaten grubun ismi Alestorm.
Neyse, 2008'de çıkmış Captain Morgan's Revenge adlı bir albümleri var, ayrıca bu Mayıs sonunda da yeni albümleri Black Sails of Midnight çıkacak, tavsiye ederim. İlk albümlerinden özellikle tavsiye ettiğim şarkıları Over the Seas, Captain Morgan's Revenge, Nancy the Tavern Wench, Of Treasure ve Wenches & Meat.
Şimdi düşündüğümüzde Folk Metal türünün çoğu "Viking Metal" durumunda, e Pirate Metal de oldu, ne kaldı geriye? Knight Metal! Eğer garip gurup bi Folk Metal grubu çıkıp biz de Knight Metal yapıyoruz deseler, sadece Folk Metal gruplarıyla Pirates Vikings Knights (ki o isimde gayet güzel bir Half-Life modu vardır) üçlüsünü tamamlayabiliriz. Ayrıca bu üçlüye korsanların geleneksel kankaları ninjaları(?!) da eklersek, okeye dördüncüyü bile bulmuş oluruz. Albümde beğenmediğim bir şey var mı dersek, pek yok gibi. Bir tek korsan gibin şarkı söyleyecez derken iskoç aksanını arada kaynatmış olmaları. Halbuki hem iskoç, hem de korsan olsaydı daha bir zıbıdık olabilirdi (gerçi olmayadabilirdi).
editcan: Farkettim ki, myspace sayfaları arkaplan olarak Piri Reis haritasını kullanmakta.
Labels:
alestorm,
folk metal,
garip gurup,
iskoç,
korsan,
metal,
müzik,
pirate,
power metal
19 Nisan 2009 Pazar
Tanrı'nın günlüğü?
Aslında sevmiyorum böyle komple alıntı postları ama o kadar güldürdü ki dayanamadım yardırıyorum.
Bunun üzerine düşünce: aslında günlük tutma değil de blogu olsa da olabilirmiş. Veya twitter şeysi. Hatta iblisin de olsun twitter üzerinden atışmalarını görelim. Mesela;
O da olmadı 4chan formatında olabilir. Hepsi kedi resimleri ve üzerindeki yazılarla olmak üzere şöyle bir diyalog olabilir;
editediteditedit: "şeytan ayetleri" durumu da şeytanın muhammedi rickroll etmesi olabilir o durumda!
Sevgili günlük,
Günlük tutmaya basladigimdan beri bu herhalde 76 bin katirilyoncu cilt oldu, yeni bir sayfa açtigim. Ama ne yazik ki hala degisen bir sey yok bos bos oturuyorum öyle. Çok SIKICI çoook.
Sevgili günlük,
Bu gün de bisey yapmadim.
Sevgili günlük,
Bu gün de bisey yapmadim. Dehset SIKILIYORUM
Sevgili günlük,
Bu gün aklima inanilmaz bi fikir geldi. Niye simdiye kadar düsünmemisim ki.. Kendi kendime çok kizdim. Inanirmisin, sonsuz zamandan beri karanlikta bos bos oturuyordum. Birden kafamda bi isik yandi. Dedim ki kendi kendime: "Ulan ben niye karanlikta oturuyorum ki?????"
Isik olsun dedim, her yer aydinlandi. Böyle daha güzel..
Sevgili günlük,
Hertaraf aydinlik ama ben hala SIKILIYORUM, ne yapsam ki. Bi sey daha yaratsam. Ama ne????
Sevgili günlük,
Isigin faydalari iste, aklima bir bir fikirler geliyor. Bu gün sikintidan patlamak üzereyken dedim ki kendi kendime: "Ulan ben niye patliyorum ki, ortami patlatayim", sonra "PATLA" dedim, büyük bir patlama oldu, her taraf madde doldu. Ilginç bi durum, isil isil toplar, koca koca taslar filan fiskirdi bi anda.
Sevgili günlük,
Son bi haftadir yarattigim maddeleri çeki düzene sokmakla mesguldüm onun için yazamadim sana. Ama zahmete deydi dogrusu, minik minik gezegenleri yildizlarin etrafinda döndürdüm, kara delikler filan yarattim. Sonra geçtim karsisina seyrettim. Bütün sikintimi aliyor inanirmisin.
Sevgili günlük,
Kainati seyrederken (yarattigim seye bu ismi taktim) müthis bir ilham geldi bana. Bu gazla süper bi mekan daha yarattim. Her yarattigim seye bi isim buluyorum, baya oyaliyor bu is beni. Yeni yarattigim mekana "Cennet" dedim. Bu yeni cennetim yemyesil bi yer, her tarafina süs olsun diye akan sivilar koydum (dere diyorum ben bunlara) Bu sivilardan birisini de kafa yapici bi madde ile doldurdum. Adini kevser koydum. Çok güzel oldu çook. Bakmaya doyamiyorum.
Sevgili günlük,
Cennet bile bos olunca SIKILIYOR valla. Bu nedenle bi sürü sey daha yarattim, isik kullandim bunlari yaratirken. Kanatlari filan var, isleri güçleri bana tapinmak. He he he. Ben ne zaman ortalikta dolansam yerlere kadar egiliyorlar garipler. Adlarina "melek" dedim. Çok sirin oldular.
Sevgili günlük,
Bu gün cennetin bi tarafinda mangal yaparken yanlislikla ortaligi tutusturdum. Söndüreyim derken iyice yayildi yaygin, ben de yanan kismi ayirdim, bi alt rafa koydum. Yansin orda kendi kendine, bi hal çaresi düsünürüz sonra nasil olsa.
Sevgili günlük,
Bu yanan bahçeye "cehennem" ismini koydum. Söndürmekten de vazgeçtim. Güzel yaniyor, ortami isitiyor.
Sevgili günlük,
Bu gün cehennemin alevlerinden bi yaratik daha olusturdum. Herkes isiktan olunca baya tekdüze idi mekan. Çesit olsun istedim. Yeni yaratigimin adi "iblis". Ilginç bi karakter oldu. Melekler gibi kafasiz degil. Kendi kendine yetiyor. Ama herzaman bana tapinmiyor. Zaman zaman da canimi SIKIYOR.
Sevgili günlük,
Bu gün neler oldu neler. Kumda oynarken aklima geldi, kuma iseyip çamur yaptim, sonra yogurdum minik minik figürler yapiyordum, bi tanesi acaayip bana benzedi, çok da hosuma gitti, dur lan dedim sunu da canlandirayim bakalim noolucak. Canlandirdiktan sonra bütün melekleri çagirdim, "egilin bakiim hepiniz bunun önünde" dedim. Hepsi egildi tabii ama bi tek iblis çikintilik yapti her zamanki gibi. Neymis efendim, o atesten çikmis da bu çamurdanmis onun için egilmezmis. "Lan oglum" dedim, "Bak efendi efendi egil iste, hir çikarma durduk yerde". Bu pust iblis bana diklenmesin mi. Agza alinmayacak laflar etti, canimi SIKTI. Hassittir ol git o zaman dedim ben de buna. "Sen görürsün" filan diye biseyler geveledi. Gel lan dedim, "adam ol dobra konus" ne istiyon. "Bana zaman ver ben bu çamurdan yaratigi sana karsi döndürmezsem nooliyim" dedi. Ben de dedim ki, "Kendine zaman verilenlerdensin, maçan SIKIYORSA dedigini yaparsin" El kol hareketleri filan yapti, güvenligi çagirdim attirdim yavsagi cennetten. Amaan, giderse gitsin, bu çamurdan yaratik daha eglenceli.
Sevgili günlük,
Çamurdan yaratiktan bi tane daha yaptim, ama bunun önünde çikintisi yok, girinti var. Birbirine uyuyor istersen bu çikinti ile girinti. Girintili olanin gögüs kismina iki de yumru ekledim. Maksat monotonluk bozulsun. Çikintili olanina "Adem" dedim, girintili olanina "Havva".
Sevgili günlük,
Adem'le Havva çok komikler. Beni çok eglendiriyorlar. Bunlara tuhaf tuhaf yasaklar filan koyuyorum akillari karisiyor fukaraların, hehhehe.
Sevgili günlük,
Bu gün canim çok SIKKIN. Bu pust iblis yilan kiliginda cennete sizmis. Bütün güvenlik uyumus resmen. Gelmis Havva'nin aklini çelmis, yeme dedigim meyveyi yedirmis zorla. Havva da gitmis Adem'e vermis yarisini. Bi kizdim ben bunlara. Aslinda iblise kizmistim ama bu gariplere patladim. Sonra da tükürdügümü yalamayayim diye attim bunlari disari. Kapi önünde kös kös oturuyorlar simdi.
Sevgili günlük,
Bu Adem'le Havva'nin durumuna üzülüyorum çok. Ama tanriliga bok sürmek de olmaz, alamiyorum geri içeri. Lafindan dönenlerden olmayalim di mi. Dünya diye bi yer var, güzel bi mekan, biraz cennete de benziyor. Buraya göndermeye karar verdim kendilerini. Bakalim sonra belki geri getiririm.
Sevgili günlük,
Bu gün yine ilginçliklerle dolu bir gün oldu. Adem'le Havva'yi dünyaya gönderdim, hemen ürediler orada. Iki minik yaratik daha peydahladilar, birine "Habil" dediler " öbürüne "Kabil". Tam " aa ne güzel" diyordum ki, fasaryadan bi sebeple bu ikisi kavga etti, Kabil yerden bi tas alip Habil'in kafasina eklestirdi. Herifin ruhu çikti geldi. Neyse kapiya geleni döndürenlerden olmayalim diye aldik içeri. Bu arada isler karisti epey bi. Simdi asagida üreyebilen sadece bi tane girintili yaratik var (disi ismini taktim ben bunlara genel olarak) Bu da habire ürettikleri ile girinti çikinti olayina giriyor. Yine iblis pustunun isi anlasilan. Naapsam bilemedim.
Sevgili günlük,
Çok üredi asagidakiler. Ben de yine bi dolu yasak getirdim. Bi kere ayni karindan çikanlar birbirleri ile üremesinler dedim. Sonra kendilerini üretenlerle halvet olmasinlar dedim. Ecis bücüs oluyor yoksa yeni üreyenler. Ipin ucunu kaçirirsak fena olacak.
Sevgili günlük,
Son bir kaç aydir çok yogundum yazamadim. Asaginin boku çikti resmen. Adem ile Havva'nin ürettikleri bütün dünyayi doldurdu. Iblis hayvani da iyice gemi aziya aldi. Habire bunlarin kulagina biseyler fisildiyor anlasilan. Her tarafi talan ettikleri bi sey diil bi de birbirleri ile dalasip maraza çikartiyorlar. Bizi de iyice unuttular arada. Hatirlatiyim diye arada sirada birilerine görünüyorum (bu göründüklerime peygamber diyorum ben) ama nafile. Bunlar da çamurdan filan figürler yapip onlarin önünde egilmeye basladilar. Sonra isi iyice abarttilar çikintililar (erkek dedim bunlara da) birbirleri ile üremeye falan çalismaya basladilar. Benim de tepem atti bogdum hepsini. Ama tamamen yok olmalarina da gönlüm razi olmadi bi türlü. Aralarinda Nuh diye bi tanesi var, iyi bi çocuk. Seviyordum zaten keratayi. Buna dedim ki, bi gemi yap sen, ben hayvanlardan da ikiser ikiser gönderiyorum gemiye, sizi kurtaricam. Neyse olayi reset ettik bi bakima. Dur bakalim bu sefer adam olurlar umarim.
Sevgili günlük,
Nuh paçayi kurtardi, bunlar yine üredi epey bi. Ama ariza yaratmaya devam diyorlar. Lan bana tapinacaksiniz diyorum, yok illa gidiyorlar acayip acayip figürler yapip bunlara tapiyorlar. Yine iblis'ten iskilleniyorum. Bu lavuk hala ortaligi bulandiriyor galiba. Yoksa durduk yerde niye ariza çiksin ki.
Sevgili günlük,
Bu iblis iyice azitti artik, garibanlarin çok fena kafasini karistiriyor. Ona buna üfürüyor, millet yok ben firavunum, yok ben günes ogluyum filan diye ortaya çikip delikanlilik yapmaya kalkiyor. Ben de dedim ki adam gibi bi peygamber çikartayim ortaya bi de eline ne yapmasi gerektigini yazayim vereyim. En azindan okurlarsa unutmazlar. Musa diye bi tip vardi gözüme kestirdigim zaten. Bunun yanina gittim. Önce bi korktu filan. Neyse on maddelik bi teblig verdim eline. Git soyunu sopunu topla Kenaan diye bi yer var oraya tasin dedim. Ama sapsal yolunu sasirdi, deniz kenarinda telef olacaklardi az daha. Denizi açtim da geçirdim bunlari. Gittiler Kenaan'a yerlestiler. Du bakalim belki adam olurlar orda.
Sevgili günlük,
Yine yogun bir hafta yasadim. Önce bu Musa'nin adamlari zirvalamaya basladi. On madde yetmiyor diye bayagi kapsamli bi kitap yazdim verdim, onu kafalarina göre degistirdiler. Saçma sapan hareketler, buzagiya tapinmalar filan. Baktim birbirlerinden üreyenlerden bi bok olmayacak bi tane dogru dürüst tip yaratayim da ona anlatayim dedim. Meryem diye bi hatun vardi (girintili olanlardan yani), güzelce de bi sey. Bunun karnina temiz bi erkek koydum. Isa. Bu Isa'ya anlattim naapicagini. Ama salak beceremedi. Gitti vali ile dalasti kendini çarmiha gerdirtti embesil. Buna verdigim manueli de adamlari kafalarina göre degistirdiler. Kutsal ruh mutsal ruh gibi zirvaliklar çikardilar ortaya. Sicacam bacaklarina sonunda o olacak.
Sevgili günlük,
Ben taktim bu arap yarimadasina. Digerleri nasil olsa kendi yaglarinda kavrulup gidiyorlar da bu arap yarimadasi denen bölgedeki essekler bi türlü yola gelmiyor. Son bi peygamber daha göndericem. Oldu oldu, olmazsa, yola gelmeyenlerin hepsini cehennemde yakacam kayan yildizlara yeminlen.
Sevgili günlük,
Adamimi buldum sanirim. Muhammed isimli bi eleman. Çok temiz bi tip degil aslinda ama dehset uyanik. Zaten temizlerden bi numara olmadigini gördük simdiye kadar. Bu yeni peygamberim tilki gibi bi herif. Ticarete de kafasi basiyor. Bundan da bisey çikaramazsak yuh artik. Su bizim Cebrail bos bos oturuyor zaten bi gönderelim bakalim noolacak.
Sevgili günlük,
Cebrail, Muhammed'e kitap vermeye gitti biraz önce. Ben bu serseme "ürkütmeden yaklas, eleman kafayi üsütmesin, kitabi ver gel" diye SIKI SIKI tembih etmistim güya. Yok ben öyle dememisim, "git ümügüne saril, kitabi zorla okut" demisim sanki. Aptal Cebrail, Hira daginda bi magarada SIKISTIRMIS bu Muhammed'i "Al bak kitap getirdim oku" demis. Elemanin okuma yazmasi yok "nasil okuyim" deyince seninki sarilmis girtlagina. Adamin bi yarim akli vardi o da çikti simdi. Cebrail'in de isine son verdim. Yeni görev vermiycem artik. Naapsak, kitabi parti parti mi göndersek acep.
Sevgili günlük,
Bi süredir Muhammed'e azar azar kitabin bölümlerini gönderiyorum. Hepsini birden indersek altindan kalkamayacak anlasilan.
Sevgili günlük,
Muhammed isi iyi beceriyor yemin olsun batan günese. Ben de bi kiyak geçmeye karar verdim, bi geceligine cennete getirttim. Dibi düstü burayi görünce. Yanliz kevseri biraz fazla kaçirinca hafiften zirvaladi. Meleklerden birinin sirtina binmeye kalkti. Sonra "bu ne biçim binek, yüzü ayni insan gibi" filan diye dolandi bi süre. Neyse elini yüzünü yikadik biraz kendine geldi, gönderdim ben de geri. Arada bi de cehenneme göz attirdim kisaca. Dedim ki, benim dedigimi yapanlari cennete getirecem, yapmayanlari cehennemde yakacam. Bu bi heves gitti bakalim.
Sevili günlük,
Ben bu iblisten yaka silktim arkadas be. Bu gün tam Muhammed'e sure indiriyordum yavas yavas, herif araya girip parazit yapti. Kendi laflarini da geçirtti kitaba. Simdi isin yoksa düzelt. Ne pis bi yaratik çikti bu yahu. Hayir yakayim diyorum ama adami zaten atesten yarattik yanmiyo da mendebur. Dagitacam agzini burnunu bi gün ama büyüklük bizde kalsın diye bulasmiyorum simdilik.
Sevgili günlük,
Muhammed peygamberlik olayinin bokunu çikardi. Forsunu kullanip önüne gelen disi ile halvet olmaya basladi. Bi de utanmadan "hangi sira ile yapiyim" diye bana soruyor. Isi gücü biraktik herifin uçkurunun hesabini tutuyoruz ha. Tutup bacagindan sallayacam cehenneme ama and verdik bu son diye. Neyse simdilik suyuna gidiyorum ama böyle yürümez bu is.
Sevgili günlük,
Oh be. Sonunda kitabin son sayfalarini da ulastirdim Muhammed'e. Gerçi deriydi kemikti, kabuktu, ellerine ne geçerse onun üzerine not aldildar söylediklerimi ama birbirine karistirmazlar umarim. Bu iste böylece bitti. Bi daha peygamber meygamber yok. Su iblis biraz uslu dursa isler tikirinda yürüyecek ya gavatin uslu duracagi da yok. Simdiden sulari bulandirmaya basladi yine.
Sevgili günlük,
Biraktim hocam ben bu isi. Ugrasmayacam artik. Bezdim be. Ben bu insan irkini kendime azap çektirmek için mi yarattim yahu. Bu Muhammed'in ümmeti iblisten de beter çikti. Dünyanin ...na koydular resmen. Önce önlerine geleni kiliçtan geçirdiler, sonra birbirlerine bulasip ortaligi kan gölüne çevirdiler. Sübyancilik bunlarda, ahlaksizlik bunlarda, hirsizlik, katillik ne varsa bunlarda. Geçenlerde asagida bi dolanayim dedim, bi baktim iblis efendi yakmis cigarayi gözleri cam cam, suratinda pis bi tebessüm dünyayi seyrediyor. Önce çirkefi taslamayayim üzerime bulasir neme lazim, tanimamazliktan geleyim usulca sivisayim dedim ama laf atti sipa dayanamadim. "Batirdin lan canim dünyayi bi de geçmis keyif yapiyorsun rezil yaratik" dedim. "Bana camur atma arkadas" dedi. Neymis, artik hiç karismiyormus, hatta dünyaya adim bile atmiyormus, onlar kendi kendilerine güzel is çikartiyormus. Bahsi kaybettin diye de tutturmaz mi. Bende sigorta bi atti, iblis alçagini cehennemin dibine kadar kovaladim. Tam köseye SIKISTIRMISTIM ki Azrail araya girdi de aldi elimden. Karizmayi da iki paralik ettik bu arada.
Sevgili günlük,
Utaniyorum ama iddiayi kaybettigimi kabul etmek zorunda kaldim. Iblis her gün düzenli olarak taciz ediyordu beni. Olmadik yerde karsima dikilip, "Ne mizikçilik yapiyon ki, kaybettin iste, efendi efendi kabul et" diye damarima basip duruyordu. En sonunda lanet olsun dedim. Kaybetmeyi kabul etmek de büyüklügün sanindandir. Dünyayi yiktim attim. Ne kadar insan evladi varsa geberttim. Hepsini dizdim arafata. Saftorikler cennete girecez diye beklesirlerken süper bi pislik geldi aklima. Cennet'e giden yolun üzerine bi köprü yaptim ki akillara zarar. Kildan ince, kiliçtan keskin oldu. Macasi yiyen geçer cennete girer, geçemeyen cup, cehenneme. Yerse. Var mi öyle belese cennet. Hehehehe.
Sevgili günlük,
Köprü olayi iyi oldu, bi tanesi bile geçemedi. Cennet bana kaldi. Cehennemi de oldugu gibi iblise biraktim, ne hali varsa görsün. Ben artik bütün gün cennette kevserle kafa çekiyorum. Bi daha da yok öyle acayip acayip seyler yaratmak. Dertsiz basima dert oldular durduk yerde. Böylesi daha iyi yahu, sakin sakin. Ohhhh.
Bunun üzerine düşünce: aslında günlük tutma değil de blogu olsa da olabilirmiş. Veya twitter şeysi. Hatta iblisin de olsun twitter üzerinden atışmalarını görelim. Mesela;
Tanrı: lan güzel oldu bu ademle havva. İlle de roman olsun ister çamurdan olsunFacebook hesabı da olabilir bunların. Tanrı ne yollarsa melekler like eder, resimlere yazılan yorumlarda tanrıyla iblis kavga eder. Tanrı cebrail'e private message'la vahiyi söyler, cebrail muhammed'in wall'una yollar falan.
Melekler: @Tanrı: Vauvvv
İblis: @Tanrı: Peh! Çamurdanmış! dandik lan bunlar
Tanrı: @Komple herkes: eğilin lan bunların önünde!
Melekler: @Tanrı: Hay hay
İblis: @Tanrı: Sie lan!
O da olmadı 4chan formatında olabilir. Hepsi kedi resimleri ve üzerindeki yazılarla olmak üzere şöyle bir diyalog olabilir;
Cebrail: R34d!
Muhammed: WTF?!?
Cebrail: R34d!
Muhammed: WTF?!?
Cebrail: R34d!
Muhammed: OMG I CAN HAZ READ!
editediteditedit: "şeytan ayetleri" durumu da şeytanın muhammedi rickroll etmesi olabilir o durumda!
İnci Türkay ve How I Met Your Mother arasında ne derece saçma bir bağ kurulabilir ki?
Bu saçma bağlantılar şeysi çok uzadı gibi ama yaklaşık 2 dakika önce yan odada annemin izlediği saçma sapan diziden gelen İnci Türkay'ın sesini farkettim. Önemli olan kendisinin sesi değil, ne dediğiydi. Teyzanne adlı dizide, böyle köylü formatındaki kadınlar bu kişiliğe "Ne izliyorsun?" diye sorduklarında kendisinin ağzından çıkan kelimeler bütünüydü bu. "How I Met Your Mother". Sonrasında 25 30 saniye kadar bunun üzerine dizi içinde "O ne lan?" şeklinde bir diyalog döndü. Şaşırtıcıydı.
Labels:
how i met your mother,
inci türkay,
saçmalık,
şaşırtma,
teyzanne,
tv
18 Nisan 2009 Cumartesi
Canım Acıyor - Ataol Behramoğlu
Bugünkü Cumhuriyet'ten
Kelimelerin yetmediği anlardan biri daha.
Can acır mı?
Demek ki acıyor.
Az önce tuşladığım telefonda karşıma çıkan genç kız "Türkan Saylan'ın telefonu" dedi.
Konuşmak istediğimi söylediğimde, "serum veriliyor şimdi, dinleniyor" diye yanıtladı, "mesajınız varsa iletelim"
Üstüne basarak tekrarladım:
"Canım acıyor..." dediğimi söyleyin.. "Canım acıyor..."
Canım acıyor, evet.
Şimdi de ağlamak istiyorum.
Öfkeden, kederden, utanmazlığın ve pervasızlığın ulaştığı düzeysizlik karşısında duyduğum nefretten, tiksintiden ve çaresizlikten
***
Ne yapalım?
Sokaklara çıkıp haykıralım mı?
Türkan Saylan'ın evinde polis ne arıyor?
Amacınız ne?
Bir aydın, bir hekim, bir yurtsever; sözcüğün en saf, en temiz, en ışık dolu anlamıyla bir insan!
Evinde ne arıyorsunuz?
Orada ne bulacağınızı sanıyorsunuz?
Türkan Saylan'ın ve başkanı olduğu derneğin eşsiz çabalarıyla öğrenimlerini sürdürmelerine destek olunan on binlerce genç insanın adlarının kayıtlı olduğu disketlere neden el koydunuz?
Yoksa onları da, babalarının zengin tanıdıkları olmadığı, bu nedenle de Amerika'da öğrenim görme olanakları bulunmadığı için, potansiyel Ergenekon sanığı mı sayıyorsunuz?
Kastınız ne?
Suskun, korkak, kimliksiz, vicdansız, ahlaksız, eğitimsiz bir toplum yaratmak mı?
Yoksa, kelimeler gibi sabrın da tükendiği bir yerde, önüne sizi de katıp sürükleyecek bir toplumsal fırtınaya mı yol açmak?
***
Salı günü üniversitedeki odamda başladığım yazıya, kaldığım yerden, bugün (perşembe) gazetede deva ediyorum. Gazetelerde Tijen Mergen'in hücre izlenimlerini utançla okudum.
Bunları yazdığım sırada değerlii öğretim üyeleri, ülkemizin yüz akı aydınlar, İnönü Üniversitesinin dostluğuyla övündüğüm eski rektörü ve bence bu üniversitenin gerçek yaratıcısı profesör Fatih Hilmioğlu, sevgili yazarımız Erol Manisalı da bu hücrelerdeler.
Balbay F tipi odasında bir buçukuncu ayında.
Aşağıda, gazetemizin girişinde, her zamankinden daha büyük ve öfkeli bir topluluk var.
Öfkelerini sloganlarla dile getiriyorlar.
Adaletsizlik bir yere kadar sürer ve sabırlar taşar.
Tek tek insanların ve bütün bir toplumun sabrıyla, vicdanıyla, sağduyusuyla, adalet duygusuyla oynamanın bir sınırı vardır.
Bu sınır, insanların canının acıdığı bir yerdir.
Toplumsal vicdandır.
İnsanlığın birikimleridir.
Evrensel adalet duygusudur.
En temel insanlık değerleridir.
Ben şimdi, "darbe" önleme bahanesi ile bütün bu değerleri hiçe sayarak, ayaklar altına alarak ülkeyi cehenneme çeviren asıl darbecilere sesleniyorum:
Gelin, benim bilgisayarlarıma da el koyun.
Şiirlerimi, yazılarımı, yirmili yaşlarımdan beri tuttuğum günlüklerimi, notlarla dolu dosyalarımı, yazışmalarımı, kimileri kitaplaşmış arkadaş ve yazar mektuplarını, müsveddelerimi, taslaklarımı, haramiler gibi çuvallara doldurup sırtlayarak emniyet müdürlüklerinizin, karakollarınızın mahzenlerine, bodrumlarına taşıyın.
Yaşamım boyunca okuyup biriktirdiğim, üzerlerinde göz nurum, notlarım olan binlerce kitabıma da el koymnak için birkaç TIR'la gelin.
Daha sonra bunların hepsini çöpe atar ya da alanlarda yaktırırsınız. Çünkü sizin kafanızdaki ve ruhunuzdaki Türkiye'ye yaraşacak olan budur.
Gelin, bekliyorum!
Gelin, çünkü canım acıyor!
Gelin, çünkü canınızı acıtacak sözleri yüzlerinize karşı da söylemek için sabırsızlanıyorum!
Sizlerin ve sizlerle birlikte de bütün o kimliksiz, kişiliksiz, korkak, kaypak, yüzsüz, utanmaz, haysiyetsiz, işbirlikçi takımının!
Kelimelerin yetmediği anlardan biri daha.
Can acır mı?
Demek ki acıyor.
Az önce tuşladığım telefonda karşıma çıkan genç kız "Türkan Saylan'ın telefonu" dedi.
Konuşmak istediğimi söylediğimde, "serum veriliyor şimdi, dinleniyor" diye yanıtladı, "mesajınız varsa iletelim"
Üstüne basarak tekrarladım:
"Canım acıyor..." dediğimi söyleyin.. "Canım acıyor..."
Canım acıyor, evet.
Şimdi de ağlamak istiyorum.
Öfkeden, kederden, utanmazlığın ve pervasızlığın ulaştığı düzeysizlik karşısında duyduğum nefretten, tiksintiden ve çaresizlikten
***
Ne yapalım?
Sokaklara çıkıp haykıralım mı?
Türkan Saylan'ın evinde polis ne arıyor?
Amacınız ne?
Bir aydın, bir hekim, bir yurtsever; sözcüğün en saf, en temiz, en ışık dolu anlamıyla bir insan!
Evinde ne arıyorsunuz?
Orada ne bulacağınızı sanıyorsunuz?
Türkan Saylan'ın ve başkanı olduğu derneğin eşsiz çabalarıyla öğrenimlerini sürdürmelerine destek olunan on binlerce genç insanın adlarının kayıtlı olduğu disketlere neden el koydunuz?
Yoksa onları da, babalarının zengin tanıdıkları olmadığı, bu nedenle de Amerika'da öğrenim görme olanakları bulunmadığı için, potansiyel Ergenekon sanığı mı sayıyorsunuz?
Kastınız ne?
Suskun, korkak, kimliksiz, vicdansız, ahlaksız, eğitimsiz bir toplum yaratmak mı?
Yoksa, kelimeler gibi sabrın da tükendiği bir yerde, önüne sizi de katıp sürükleyecek bir toplumsal fırtınaya mı yol açmak?
***
Salı günü üniversitedeki odamda başladığım yazıya, kaldığım yerden, bugün (perşembe) gazetede deva ediyorum. Gazetelerde Tijen Mergen'in hücre izlenimlerini utançla okudum.
Bunları yazdığım sırada değerlii öğretim üyeleri, ülkemizin yüz akı aydınlar, İnönü Üniversitesinin dostluğuyla övündüğüm eski rektörü ve bence bu üniversitenin gerçek yaratıcısı profesör Fatih Hilmioğlu, sevgili yazarımız Erol Manisalı da bu hücrelerdeler.
Balbay F tipi odasında bir buçukuncu ayında.
Aşağıda, gazetemizin girişinde, her zamankinden daha büyük ve öfkeli bir topluluk var.
Öfkelerini sloganlarla dile getiriyorlar.
Adaletsizlik bir yere kadar sürer ve sabırlar taşar.
Tek tek insanların ve bütün bir toplumun sabrıyla, vicdanıyla, sağduyusuyla, adalet duygusuyla oynamanın bir sınırı vardır.
Bu sınır, insanların canının acıdığı bir yerdir.
Toplumsal vicdandır.
İnsanlığın birikimleridir.
Evrensel adalet duygusudur.
En temel insanlık değerleridir.
Ben şimdi, "darbe" önleme bahanesi ile bütün bu değerleri hiçe sayarak, ayaklar altına alarak ülkeyi cehenneme çeviren asıl darbecilere sesleniyorum:
Gelin, benim bilgisayarlarıma da el koyun.
Şiirlerimi, yazılarımı, yirmili yaşlarımdan beri tuttuğum günlüklerimi, notlarla dolu dosyalarımı, yazışmalarımı, kimileri kitaplaşmış arkadaş ve yazar mektuplarını, müsveddelerimi, taslaklarımı, haramiler gibi çuvallara doldurup sırtlayarak emniyet müdürlüklerinizin, karakollarınızın mahzenlerine, bodrumlarına taşıyın.
Yaşamım boyunca okuyup biriktirdiğim, üzerlerinde göz nurum, notlarım olan binlerce kitabıma da el koymnak için birkaç TIR'la gelin.
Daha sonra bunların hepsini çöpe atar ya da alanlarda yaktırırsınız. Çünkü sizin kafanızdaki ve ruhunuzdaki Türkiye'ye yaraşacak olan budur.
Gelin, bekliyorum!
Gelin, çünkü canım acıyor!
Gelin, çünkü canınızı acıtacak sözleri yüzlerinize karşı da söylemek için sabırsızlanıyorum!
Sizlerin ve sizlerle birlikte de bütün o kimliksiz, kişiliksiz, korkak, kaypak, yüzsüz, utanmaz, haysiyetsiz, işbirlikçi takımının!
Labels:
ataol behramoğlu,
cumhuriyet,
ergenekon,
köşe yazısı,
türkan saylan
16 Nisan 2009 Perşembe
Ubuntucan ve bir sorun daha
Bir sürü blog postcanımın ubuntu'da yaşadığım sorunlarla ilgili olması aldatıcı olabilir ama ubuntu oldukça sorunsuz, sadece ben yaşadığım en ufak tefek sorunları yazıyorum. 10 dakika kadar önce yaşadığım bir soruncan; durup dururken ses gitti. Önce facebook'ta gördüğüm saçma bi videodan ses gelmedi, sonra kontrol etmek için how i met your mother s04e20'yi açtım, ondan da gelmedi, preferences->sound'daki testleri çalıştırırken hata verdi falan, sonra hatalardan bir tanesinde "sound driver already in use" tarzı bir hata vermesi sonucu X'i restartlayayım dedim, işe yaramadı. E tamam o olmadı komple reboot edeyim dedim, bundan önce sesi sonuna dayamıştım, kafamda kulaklıkla boot etmesini beklerken kafamdaki sesle irkildim ve sonuç: mutlu son. Bundan sonra da ben, ubuntu ve ses zıbıdığı dostluk, barış ve meyva suyu içinde yaşadık.
15 Nisan 2009 Çarşamba
Vimperator
Web tarayıcılarının Fatih Terim'i, İbo'su, Sezar'ı, İlletyus'u, imparatoru Vimperator! Aslına bakarsak tam olarak bir browser da değil, Firefox eklentisi. Ama olayı komple değiştiriyor, vim usulü klavye kontrolü ekliyor ki hayran kaldım, acayip bir şekilde browserı kullanıyorum şu anda. Benim gibi kaç yıllık opera kullanıcısını(Ben 6 yaşından, pardon 6. sürümden beri opera kullanıyorum lan!) Firefox'a çekebilmiş zıbıdıktır. Benim gibi anormal bağımlılara fazlasıyla tavsiye edilir.
Labels:
browser,
browser wars,
budur,
efsane,
fatih terim,
firefox,
ibo,
imparator,
on numara,
vim,
vimperator
14 Nisan 2009 Salı
Rack ile saçmalamalar ikinci partcan: BSP
Daha önceki RHP denemesi gibi bu da BSP(Brainfuck Server Pages), can sıkıntısına rack ile yaptığım web şeylerinden biri. Şu anda pek gelişmiş değil, session şeylerine, cookielere ve bilimum environment hashi içeriğine erişebilir değil ama brainfuck kullanan herhangi bir insan evladının o zıbıdıkları kullanacak bir uygulama yazmayı düşünebilecek ve isteyebilecek kadar manyak olmadığını tahmin etmekteyim.
Ahanda kodu.
Bu arada benim şu anda yazmaya üşendiğim brainfuck interpreterını(geçmişte oldukça garip şekillerde[c'ye derleme, bytecode interpreter vs.] yazmıştım, ama saf ruby ile yazılmış yok) yazdığı için Scott Olson'a teşekkür etmekteyim.
Ahanda kodu.
Bu arada benim şu anda yazmaya üşendiğim brainfuck interpreterını(geçmişte oldukça garip şekillerde[c'ye derleme, bytecode interpreter vs.] yazmıştım, ama saf ruby ile yazılmış yok) yazdığı için Scott Olson'a teşekkür etmekteyim.
13 Nisan 2009 Pazartesi
Ergenekon s01e12
12. dalga gelmiş, dalga geçmeye devam ediyorlar. Ergenekon, tarihin en garip komedi dizisi olmaya aday bence. Scrubs ve How I Met Your Mother'dan bile daha iyi diyebilirim.
Ayrıca kaç bölümdür (rahat bi 7 8 bölüm oldu) Emre Kongar'ın ortalıkta gözükmesini bekliyoruz hala diziye dahil olmuyor.
Ayrıca kaç bölümdür (rahat bi 7 8 bölüm oldu) Emre Kongar'ın ortalıkta gözükmesini bekliyoruz hala diziye dahil olmuyor.
12 Nisan 2009 Pazar
Google da mı?
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11415960.asp?top=1

Not1: Atatürk'e karşı bir şeyim yok, bu sadece ADD'ye yönelik bir tepki.
Not2: Bu postu göstererek blogspot'u bir kez daha bloklattırabilirim. Nıhahahaha
Not3: ADD logosunu google aracılığıyla buldum.
Not1: Atatürk'e karşı bir şeyim yok, bu sadece ADD'ye yönelik bir tepki.
Not2: Bu postu göstererek blogspot'u bir kez daha bloklattırabilirim. Nıhahahaha
Not3: ADD logosunu google aracılığıyla buldum.
11 Nisan 2009 Cumartesi
CoMedya mıdır nedir
TV8'de yayınlan bir program var CoMedya diye Yavuz Seçkin'in, kendisi Avrupa Yakası'nda Sertaç'ı oynuyordu galiba. Neyse, bu programın varlığından 30 saniye kadar önce haberdar oldum yan odadan jeneriğini duyup bi bakmaya giderek. Beni enterese etme sebebi de jeneriğiydi zaten. Zira, jeneriğinde Gogol Bordello'dan Think Locally Fuck Globally'den bir sample çalmaktaydı. Bu, etrafta gördüğüm Gogol Bordello'dan bir şarkıyı jeneriğinde kullanan ikinci program(diğeri Uyan Türkiye). Uyan Türkiye'de daha önce defalarca Gogol Bordello'nun lafının geçtiğini hatırlıyorum ama bunda hiç bir crediting falan beklemiyorum, zaten şarkının oldukça kısa bir kısmını sample gibisinden kullanmışlar
Labels:
gogol bordello,
think locally fuck globally,
tv,
zıbıdık
Lyricler falan ikinci partcan
daha önceki 'Lyricler falan' postumda yazdığım lyrics reader zıvırını az daha geliştirdim ve artık dbus kullanarak rhythmbox'ta çalan şarkıyla etkileşiyor. Bu arada ruby için dbus kütüphanesi yok gibi birşey, aman dikkat. dbus kütüphanesi yok gibi ama kullanımı oldukça rahat. Burada önemli olan, kendi yazdığım minik şeyleri pratikte pek kullanmam. Ancak code generation falan tarzı şeyler olur, öyle. Ama bu benim gibi rhythmbox'a plugin yüklemeye üşenen üşengeç bir insan için oldukça kullanışlı gözüküyor. Ahanda kaynak kodu.
Bu arada, kodun 42 satır uzunluğunda olduğuna dikkat çekerim(sondaki boş satır sayılmaz, bizden değildir).
Bu arada, kodun 42 satır uzunluğunda olduğuna dikkat çekerim(sondaki boş satır sayılmaz, bizden değildir).
İki lafı bir araya getirememe, Ümiversite, 42 ve Toprak Sergen dörtlüsü arasında ne biçim bir bağlantı olabilir ki?
Elimizde birbiriyle oldukça alakasız, The Four Horsemen formatında ilginç 4 kavram var, bunları Runaway:A Road Adventure'un(ne oyundu o da be) üçüncü bölümündeki 4 parçalı piskopat plan gibi bağlayacağız.
Olay şöyle gelişti; Toprak Sergen'in(parça 1) MTV'de yayınlanmakta olan İkilem adlı zıbıdık bir programı var ve bu haftaki programındaki ikilem "Üniversite gerekli mi, gereksiz mi"(parça 2) imiş. Bizim okulda saçma bir şekilde bizi 40 kişilik bir grup halinde yolladı oraya. Sonrasında işte mikrofon ellerde dolaşıyor program esnasında. Bu arada yanımda oturmakta olan kişilik(kendisi Can olur) "Üniversite okumak bizi bir dünya insanı yapar" tarzı birşey dedi ve ben de buna anti klişe timi gelmesin diye "budur!" dedim. Tabi bir anda mikrofonu elimde buldum, çok feci boşluğuma geldi, iki lafı bir araya getiremedim(parça 2.5). Neyse işte Toprak Sergen koptu falan, program devam etti. Sonrasında, en sonlara doğru, tekrar bana geldi mikrofon, orada nasıl bunu dediğimi bilmiyorum ama bir şekilde başardım, "az önce bağlayamadığım konuyu eninde sonunda 42'ye bağlardım"(parça 3.5!) dedim ve esas diyeceğime ondan sonra girdim, "Üniversite falan bilmem, önemli olan benim yapamadığımı yapabilmek ve iki lafı bir araya getirebilmek"(parça 4) dedim. Sonuçta garip bir programcan oldu ve sanırım MTV Türkiye tarihindeki ilk Otostopçunun Galaksi Rehberi referansımsısını yaptım.
Olay şöyle gelişti; Toprak Sergen'in(parça 1) MTV'de yayınlanmakta olan İkilem adlı zıbıdık bir programı var ve bu haftaki programındaki ikilem "Üniversite gerekli mi, gereksiz mi"(parça 2) imiş. Bizim okulda saçma bir şekilde bizi 40 kişilik bir grup halinde yolladı oraya. Sonrasında işte mikrofon ellerde dolaşıyor program esnasında. Bu arada yanımda oturmakta olan kişilik(kendisi Can olur) "Üniversite okumak bizi bir dünya insanı yapar" tarzı birşey dedi ve ben de buna anti klişe timi gelmesin diye "budur!" dedim. Tabi bir anda mikrofonu elimde buldum, çok feci boşluğuma geldi, iki lafı bir araya getiremedim(parça 2.5). Neyse işte Toprak Sergen koptu falan, program devam etti. Sonrasında, en sonlara doğru, tekrar bana geldi mikrofon, orada nasıl bunu dediğimi bilmiyorum ama bir şekilde başardım, "az önce bağlayamadığım konuyu eninde sonunda 42'ye bağlardım"(parça 3.5!) dedim ve esas diyeceğime ondan sonra girdim, "Üniversite falan bilmem, önemli olan benim yapamadığımı yapabilmek ve iki lafı bir araya getirebilmek"(parça 4) dedim. Sonuçta garip bir programcan oldu ve sanırım MTV Türkiye tarihindeki ilk Otostopçunun Galaksi Rehberi referansımsısını yaptım.
Ubuntucan ve Railscan
Birkaç hafta önce başlayan ikinci Ubuntu deneyinde dün minik bir sorunla karşılaştım ama haddinden fazla minikti. Ruby zaten Ubuntu'ya geçtiğim günden beri kuruluydu. Rails'i de üşenmeyip kurayım dedim, windose altında yazdığım blogcanı kopi-peyst yoluyla linux partisyonuna taşıdım ve başlatmaya çalıştığımda Rubygems sürümünün fazla eski olduğunu öğrendim ve ubuntu repositorylerine az bi miktar sinirlendim niye update etmezler şunu diye. Ayrıca Debian ve Ubuntu altında
gem update --systemveya
gem install rubygems-update; update_rubygemsin de sökmediğini öğrendim. Sonrasında direk tar.gz olarak rubygems'i indirip manuel olarak kurdum(ki manuel kurulum dediğime bakmayın, oldukça kolay bir kurulumcan, arşivi açıp ruby setup.rb install diyoruz). Kalanında pek anormal bir durum olmadı. Gem kaynaklarına gems.github.com u ekledim, blogumun gem dependencylerini yükledim(native extensionlar da babalar gibi derlendi). Sonrasında Rails 2.3'te ApplicationController'ın adının Application olarak değiştirilmesi nedeniyle controllerlarımda az bir miktar değişiklik yaptım ve Blogcan çalışıyordu. Bundan sonra da Blogcan'la birlikte dostluk, barış ve meyva suyu içinde yaşadık.
Aşı falan(a.k.a Korku Filmcanı)
Dün ya kızamıkçık ya da Hepatit B(birinden biri ama hangisi bilmiyorum) aşısı oldum. Acıtmıyomuş onu farkettim hani o kadar da korku filmlik bir durum yok. Ya da geçen yazki kıl dönmesi ameliyatcanından sonra biraz daha rahat katlanıyorumdur kim bilir? Birkaç ay önce kan alırlarken de acımamıştı hem heey!
Labels:
aşı,
film,
korku,
tarihin en saçma postu,
zıbıdık
9 Nisan 2009 Perşembe
RHP (RHP: HTML Preprocessor)
**UYARI: Aşağıda gördüğünüz şeyler geyik amaçlıdır, ciddiye almayınız**
Ruby, PHP'ye kıyasla dandik olan, yumoşlar ve mac kullanan zengin çocukları için olan bir dil, hepimiz bunun farkındayız. Ayrıca rails ölçeklenemiyor, ruby acayip yavaş ve rails bir getto. Rails ölçeklenemiyor demiş miydim?
Neyse benim gibi bazı delikanlı ve cesur insanlar çıkıp Ruby için daha adam gibi web zıbıdıkları yazabiliyor. RHP de bunlardan biri. Kendisi rack üzerine oturtulmuş olup, oldukça basit bir yapıdadır. Şu anki implementasyonu sadece 18 satır tutmakta olup, PHP'nin aslında ne kadar basit ancak bir o kadar muhteşem olduğunu da göstermektedir. Öyle rails gibi noob işi commentlere, testlere falan gerek yok.
Ve aşağıda da RHP'nin rackup dosyasının komple kaynak kodunu görmekteyiz;
şu da örnek bir RHP sayfası
Ruby, PHP'ye kıyasla dandik olan, yumoşlar ve mac kullanan zengin çocukları için olan bir dil, hepimiz bunun farkındayız. Ayrıca rails ölçeklenemiyor, ruby acayip yavaş ve rails bir getto. Rails ölçeklenemiyor demiş miydim?
Neyse benim gibi bazı delikanlı ve cesur insanlar çıkıp Ruby için daha adam gibi web zıbıdıkları yazabiliyor. RHP de bunlardan biri. Kendisi rack üzerine oturtulmuş olup, oldukça basit bir yapıdadır. Şu anki implementasyonu sadece 18 satır tutmakta olup, PHP'nin aslında ne kadar basit ancak bir o kadar muhteşem olduğunu da göstermektedir. Öyle rails gibi noob işi commentlere, testlere falan gerek yok.
Ve aşağıda da RHP'nin rackup dosyasının komple kaynak kodunu görmekteyiz;
require 'erb'
class RHP
Headers = {"Content-Type" => "text/html"}
def call(env)
req = Rack::Request.new(env)
filename = env["PATH_INFO"][1..-1]
$_REQUEST = req.params
begin
[300, Headers, ERB.new(File.read(filename)).result(binding)]
rescue Errno::ENOENT
[404, Headers, "404"]
rescue
[500, Headers, "500"]
end
end
end
run RHP.new
şu da örnek bir RHP sayfası
<%= Time.now %>
<%= $_REQUEST['id'] %>
<%
class Point
attr_accessor :x, :y
def initialize(x,y)
@x, @y = x,y
end
def to_s
"(#{@x},#{@y})"
end
end
$pt = Point.new(42,21)
%>
<%= $pt %>
<% require 'digest/md5' %>
<%= Digest::MD5.hexdigest("42") %>
8 Nisan 2009 Çarşamba
Rickroll müessesesi ve bu müessese hakkında..ee..zıbıdıklar
Hepimiz rickroll'u biliyoruz, tamam gayet güzel ve artık (ne yazık ki) hafiften modası geçmiş bir olay kendisi. Neyse bu zımbırtı hakkında iki önemli sorum vardı.
İlki, bir hedenin rickroll olduğunu keşfettikten sonra bunun rickroll olduğunu bile bile rick astley'in never gonna give you up klibine ulaşırsak rickroll edilmiş sayılır mıyız?
İkincisi de, bir insan kendi kendini rickroll edebilir mi? Hatta olayı biraz daha zorlaştırmak için ikinci sorunun cevaplanmasında birinci sorunun cevabını hayır kabul edebiliriz.
Bu soruların cevabını bir süredir aramaktaydım, ve ikincisinin cevabını deneysel bir şekilde buldum. Manası: kendi kendimi rickroll ettim.
Nasıl oldu dersek, şöyle; 2 hafta kadar önce bir rickroll videosu indirmiş ve bunu bu ulvi deneysel amaçla video.flv adıyla kaydetmiştim. Sonrasında bugün indirdiğim alakasız bir videoda ses olmadığını farkedince başka bir video açıp bakiim ses olmama sorunu videodan mı kaynaklı yoksa alakasız birşey mi var. Bundan sonra orada masum bir şekilde duran video.flv'yi boşluğuma gelerek, rickroll olduğunu unutarak açtım. Ve bir anda başlayan never gonna give you up ile öğrendim ki, ses olmama sorunu diğer videonun sorunuymuş.
İlki, bir hedenin rickroll olduğunu keşfettikten sonra bunun rickroll olduğunu bile bile rick astley'in never gonna give you up klibine ulaşırsak rickroll edilmiş sayılır mıyız?
İkincisi de, bir insan kendi kendini rickroll edebilir mi? Hatta olayı biraz daha zorlaştırmak için ikinci sorunun cevaplanmasında birinci sorunun cevabını hayır kabul edebiliriz.
Bu soruların cevabını bir süredir aramaktaydım, ve ikincisinin cevabını deneysel bir şekilde buldum. Manası: kendi kendimi rickroll ettim.
Nasıl oldu dersek, şöyle; 2 hafta kadar önce bir rickroll videosu indirmiş ve bunu bu ulvi deneysel amaçla video.flv adıyla kaydetmiştim. Sonrasında bugün indirdiğim alakasız bir videoda ses olmadığını farkedince başka bir video açıp bakiim ses olmama sorunu videodan mı kaynaklı yoksa alakasız birşey mi var. Bundan sonra orada masum bir şekilde duran video.flv'yi boşluğuma gelerek, rickroll olduğunu unutarak açtım. Ve bir anda başlayan never gonna give you up ile öğrendim ki, ses olmama sorunu diğer videonun sorunuymuş.
Ramadan(Aman Dikkat)
Ramadan adlı bir primat var elektronik müzik yapan(Myspace sayfası). Ne mutlu ki pek tanınmış bir zıbıdık değil kendisi. Sanırım bizim okuldaki müzik hocasının tanıdığı falan, o organize etmiş bu işi zira, bizim okula gelip bir zıbıdık yaptı. Yapmaz olaydı. Bugün yaşadığım compiz sorunu bu sorunun yanında bir hiç kalır. Yaptığı şeyin kulak rahatsız ediciliğini şöyle tanımlayabiliriz; Falalalan'dan daha kötü, ki falalalan hakkında Paradox Interactive forumlarında giderek abaran efsaneler yayılmıştı(Bu efsanelerin evrimini Kulağın içine garip pislikler doldurmak->Kulak kanatmak->Kulak Kanserine neden olmak şeklinde sıralayabiliriz). Uzun zamandır Falalalan'dan daha rahatsız edici bir şey arıyordum ve buldum sonuçta. Bunun dışında Archaeopteryx(Ruby ile yazılmış bir elektronik müzik generatoru)'in ilk ortaya çıkan versiyonunun(20-30 satır falan uzunluğundaydı) ürettiği şeyler genel olarak Ramadan'ın şarkılarından daha iyiydi diyebiliriz.
Sonradan gelen zıbıdık: Şarkıların myspace'te bulunan versiyonlarını dinlediğimde daha sakin olduklarını ve kulağı daha az rahatsız ettiğini farkettim. Demek ki canlı performanscanlarda azıyor kendisi.
Sonradan gelen zıbıdık: Şarkıların myspace'te bulunan versiyonlarını dinlediğimde daha sakin olduklarını ve kulağı daha az rahatsız ettiğini farkettim. Demek ki canlı performanscanlarda azıyor kendisi.
Labels:
electro,
falalalan,
kulak kanseri,
ramadan
Bir el kayması ne kadar uzun sürede düzeltilebilir?
Bugün öğle saatlerinde ubuntu'da yaşadığım üçüncü sorun ve ikinci compiz kaynaklı sorun başıma geldi. ccsm'de bir plugini açacaktım, tam tıklamadan önce el kayması sonucu iki üstteki Bicubic Filtering pluginini açtım. Tabi benim emektar laptopun dahili intel ekran kartında bicubic filtering ne arasın? Görüntü nanay duruma geldi(Pek açıklanabilecek bir şey değil, yer yer psychedelic, yer yer düz siyah diyebiliriz).
Sonra bunu düzeltmek için uğraşmaya başladım. X'i restart ettim, bilgisayara reset attım, Gnome'u failsafe modda açtım falan işe yaramadı, compiz disable olmadı. Sonrasında failsafe xterm sessionuna login olarak oradan çözmeye çalıştım. Hem kişisel, hem de global bütün compiz config şeylerini silerek çözebileceğimi tahmin ediyodum, ama tabi baştan bunu yapmaya üşendim. xterm sessionundan ccsm açıp düzeltmeye çalıştım, pluginler açık değildi. ~/.gconf altındaki gnome config şeyinden compiz'i kapatmaya çalıştım, olmadı. Sonra işte öğle yemeği falan yedim arada ve komple compiz configlerimi sildikten sonra sorun çözüldü. Compizdeki pluginleri, klavye kısayollarını falan tekrar ayarlayana kadar rahat 1 saat geçmişti(sorun çözümü+yemek+tekrar config) ve sonrasında compiz'le birlikte dostluk, barış ve meyva suyu içinde yaşamaya devam ettik.
Buradan da başlıktaki soruya cevap verebiliriz ki, yemek dahil yaklaşık 1 saat.
Sonra bunu düzeltmek için uğraşmaya başladım. X'i restart ettim, bilgisayara reset attım, Gnome'u failsafe modda açtım falan işe yaramadı, compiz disable olmadı. Sonrasında failsafe xterm sessionuna login olarak oradan çözmeye çalıştım. Hem kişisel, hem de global bütün compiz config şeylerini silerek çözebileceğimi tahmin ediyodum, ama tabi baştan bunu yapmaya üşendim. xterm sessionundan ccsm açıp düzeltmeye çalıştım, pluginler açık değildi. ~/.gconf altındaki gnome config şeyinden compiz'i kapatmaya çalıştım, olmadı. Sonra işte öğle yemeği falan yedim arada ve komple compiz configlerimi sildikten sonra sorun çözüldü. Compizdeki pluginleri, klavye kısayollarını falan tekrar ayarlayana kadar rahat 1 saat geçmişti(sorun çözümü+yemek+tekrar config) ve sonrasında compiz'le birlikte dostluk, barış ve meyva suyu içinde yaşamaya devam ettik.
Buradan da başlıktaki soruya cevap verebiliriz ki, yemek dahil yaklaşık 1 saat.
Labels:
bicubic filtering,
compiz fusion,
sorun,
ubuntu,
yemek
7 Nisan 2009 Salı
Firefox, dünyanın en popüler tarayıcısı
Şu anki kaynaklara göre, dünya üzerindeki en çok kullanılan web tarayıcısı IE(%65), ardından Firefox(%25) geliyor(kaynak). Fakat zeitgeist blogunda gördüğüm bir ifade dikkatimi çekti. Firefox'tan "dünyadaki en popüler web tarayıcısı" diye bahsedilmekteydi.
Bunu görünce önce biraz şaşırdım, sonra gayet mantıklı geldi. Zira en yüksek kullanım oranı IE'de olsa bile, IE kullanıcılarının rahat %90'ı IE'den başka bir browser hiç kullanmamış. IE kullanıp da onu savunan herhangi birine neredeyse rastlamadım. Bu durumdaki kullanıcılar IE dışında başka bir browser gördüğünde ne yapar? Burada üç seçenek var, ya çok kolay bir şekilde başka bir browser'a geçer, ya üşenip IE'de kalır, ya da IE savunucuları dediğimiz minik gruba dahil olurlar. Eğer browserların popülerliğini bir browser'ın ne demek olduğunu bilen kişiler üzerinde yaparsak, IE ve Firefox muhtemelen birbirine yakın çıkar, hatta Firefox daha fazla kullanıma sahip olur.
Ha, burada sormak lazım, hiç mi lümpenproleterya analogu internet kullanıcısı yok firefox kullanan? Tabi vardır ama tahminen bunlar manyak linux kullanıcılarının "büyükanne deneyleri"ndeki deneklerle falan sınırlıdır. Bu nedenle buradan diyorum: "Firefox en iyi web tarayıcısı olmayabilir, ama aslında en popüleridir".
Bunu görünce önce biraz şaşırdım, sonra gayet mantıklı geldi. Zira en yüksek kullanım oranı IE'de olsa bile, IE kullanıcılarının rahat %90'ı IE'den başka bir browser hiç kullanmamış. IE kullanıp da onu savunan herhangi birine neredeyse rastlamadım. Bu durumdaki kullanıcılar IE dışında başka bir browser gördüğünde ne yapar? Burada üç seçenek var, ya çok kolay bir şekilde başka bir browser'a geçer, ya üşenip IE'de kalır, ya da IE savunucuları dediğimiz minik gruba dahil olurlar. Eğer browserların popülerliğini bir browser'ın ne demek olduğunu bilen kişiler üzerinde yaparsak, IE ve Firefox muhtemelen birbirine yakın çıkar, hatta Firefox daha fazla kullanıma sahip olur.
Ha, burada sormak lazım, hiç mi lümpenproleterya analogu internet kullanıcısı yok firefox kullanan? Tabi vardır ama tahminen bunlar manyak linux kullanıcılarının "büyükanne deneyleri"ndeki deneklerle falan sınırlıdır. Bu nedenle buradan diyorum: "Firefox en iyi web tarayıcısı olmayabilir, ama aslında en popüleridir".
Labels:
browser wars,
firefox,
ie,
popülerlik
Zıbıdık Gerçeği (Acı ama gerçek)
Yıllardır 'Zıbıdık' kelimesini her an her yerde kullanma potansiyeline sahibim(bkz: bu blogun başlığı, postlar, taglar). Yıllar önce simultane bir şekilde bulduğum bir zıbıdıktı o esas Zıbıdık. Yıllar içinde gelişti, büyüdü, tam bir zıbıdık oldu. En sonunda hayatın anlamına dönüştü,
Bunun üzerine, uzun süre üzüldüm, ama sonunda farkına vardım ki üzülmek gereksizmiş. Zıbıdık kelimesini oluştururken zıbıdıkotu'nun varlığından habersiz olduğuma göre, tıpkı Anna'nın Basshunter için sürekli bir bot kalması gibi(bkz. Basshunter - Boten Anna) zıbıdık da benim için benim dışımda anlamsız kalacak.
#define ZIBIDIK 42oldu. Ben tabi bütün bu süre içinde Zıbıdık'ın bundan ayrı bir anlamı olmadığını düşünerek yaşadım. Ancak kısa bir süre önce bir şey öğrendim ve bunu öğrenmek benim için çok acı verici oldu. "Zıbıdık" ın başka bir anlamı vardı! Sinop civarlarında yetişen bir otun adıymış aynı zamanda. Yemeği de yapılıyormuş(ahanda tarifi). Bunca yıldır benden önce anlamsız sandığım kelimecanın anlamı varmış, ben, onun için ilk değilmişim!
Bunun üzerine, uzun süre üzüldüm, ama sonunda farkına vardım ki üzülmek gereksizmiş. Zıbıdık kelimesini oluştururken zıbıdıkotu'nun varlığından habersiz olduğuma göre, tıpkı Anna'nın Basshunter için sürekli bir bot kalması gibi(bkz. Basshunter - Boten Anna) zıbıdık da benim için benim dışımda anlamsız kalacak.
Labels:
anlam,
basshunter,
boten anna,
ot,
yemek,
zıbıdık,
zıbıdıkotu
6 Nisan 2009 Pazartesi
Monocan
Mono Project, Maykrozort'unkine alternatif bir .net compiler, vm ve runtime implementasyonu. 2001 yılından beri geliştirilmekte, Windose, Linux ve Mac için ayrı sürümleri var ve gördüğüm kadarıyla gayet güzel, hatta yer yer muhteşem. Öncelikle, performans ve sistem kaynakları tüketimi konusunda .net framework'ten daha bile iyi olduğu söylenebilir(Yazdığım ImageViewer şeysi ortalama 10mb kadar yiyor). Genelde GUI için Winforms yerine GTK# kullanılıyor ki bu bence gayet güzel. Winforms'un o resize konusundaki belalarını, nöblekliklerini çekmiyoruz. Neyse deneme amaçlı GTK# ile bi ImageViewer yazdım, koyuvereyim onu da. Ahanda Image Viewer. Ayrıca Windows'ta kullandığımız .net ile yazılmış şeyler de çoğunlukla ya hiç sorunsuz çalışıyor, ya da az bi değişiklikle çalışır hale geliyor (uyumsuzluğun sebebi genelde windows için üçüncü parti native kütüphaneler oluyor).
Şu da bu deneme amaçlı image viewer'ın screenshotu:
Şu da bu deneme amaçlı image viewer'ın screenshotu:
Labels:
c#,
image viewer,
linux,
maykrosoft,
mono,
windoze
5 Nisan 2009 Pazar
Jethro Tull - Aqualung ve Compiz Fusion'u aynı postta nasıl buluşturabiliriz?
Tam olarak şöyle olabilir:
Yaklaşık 1.5 saat önce Jethro Tull'dan aqualung kafamda çalmaya başladı. Uzun süre boyunca devam etti ve sonunda dayanamayıp dinlemeye karar verdim. Dinledim, kesilmedi. Bi FoF açıp çalayım dedim. Başladım. Şarkının sonlarına doğru ses bir anda takıldı (dadadadadadada şeklinde) ama oyun devam etti. Tabi ben de devam edemeyip oyundan çıkmaya çalıştım. Ana menüye kadar çıkabildim ama ondan sonrası gelmedi görüntü gitti. Alt-tabla system monitore geçtim oradan FoF processini kill etmeyi denedim. Olmadı(ölmedi?). sonra konsoldan kill etmeyi denedim, yine olmadı. Sonra konsoldan sudo kill etmeyi denedim, e hala olmamakta direnmekteydi. Ben de X'i restart ettim.
Geri login olduğumda ilginç bir sürpriz beni beklemekteydi. Bu sürprizi AWN'nin "composition manager not running" hatasıyla farkettim. Compiz Fusion deaktive olmuştu. Appearance şeysinden tekrar extra desktop effects'i açmaya çalıştım, o da bana olmaz diyerek karşılık verdi. Ben o anda dumur konumuna geldim gayet. X i tekrar restart ettim, baktım yine aynı durum. Sonra reboot ettim, durum değişmemekte, benim dumurum da geçmemekte direndi. Sonra dedim, extra değil de normal visual effects i seçsem ne olur diye düşündüm ve seçtim(Programcı usulü düşünme: kelebek etkisini abartarak ufak bir değişikliğin programın çalışışını kökten değiştirmesini beklemek). Sonra bir baktım "enee!oldu" şeklinde bir tepki verdim. Normal desktop effects'i açabildikten sonra extra da açıldı, az bişey configle kullandığım Compiz pluginlerini geri açtım ve herşey eski haline döndü, dostluk, barış ve meyva suyu içinde yaşamaya devam ettiler.
Yaklaşık 1.5 saat önce Jethro Tull'dan aqualung kafamda çalmaya başladı. Uzun süre boyunca devam etti ve sonunda dayanamayıp dinlemeye karar verdim. Dinledim, kesilmedi. Bi FoF açıp çalayım dedim. Başladım. Şarkının sonlarına doğru ses bir anda takıldı (dadadadadadada şeklinde) ama oyun devam etti. Tabi ben de devam edemeyip oyundan çıkmaya çalıştım. Ana menüye kadar çıkabildim ama ondan sonrası gelmedi görüntü gitti. Alt-tabla system monitore geçtim oradan FoF processini kill etmeyi denedim. Olmadı(ölmedi?). sonra konsoldan kill etmeyi denedim, yine olmadı. Sonra konsoldan sudo kill etmeyi denedim, e hala olmamakta direnmekteydi. Ben de X'i restart ettim.
Geri login olduğumda ilginç bir sürpriz beni beklemekteydi. Bu sürprizi AWN'nin "composition manager not running" hatasıyla farkettim. Compiz Fusion deaktive olmuştu. Appearance şeysinden tekrar extra desktop effects'i açmaya çalıştım, o da bana olmaz diyerek karşılık verdi. Ben o anda dumur konumuna geldim gayet. X i tekrar restart ettim, baktım yine aynı durum. Sonra reboot ettim, durum değişmemekte, benim dumurum da geçmemekte direndi. Sonra dedim, extra değil de normal visual effects i seçsem ne olur diye düşündüm ve seçtim(Programcı usulü düşünme: kelebek etkisini abartarak ufak bir değişikliğin programın çalışışını kökten değiştirmesini beklemek). Sonra bir baktım "enee!oldu" şeklinde bir tepki verdim. Normal desktop effects'i açabildikten sonra extra da açıldı, az bişey configle kullandığım Compiz pluginlerini geri açtım ve herşey eski haline döndü, dostluk, barış ve meyva suyu içinde yaşamaya devam ettiler.
Labels:
aqualung,
compiz fusion,
driver,
dumur,
fof,
frets on fire,
jethro tull,
sorun,
ubuntu,
wtf,
yok artık
4 Nisan 2009 Cumartesi
DeFacto
DeFacto, sanırım bi giyim firması. daha önce yan odadan TV reklamlarını duymuş ve billboardlarda afişcanlarını görmüştüm. "Jean, Amerika'nın şalvarıdır" formatında. Hiçbişey demeden geçmiştim. Son iki gündür de bu slogancanın modifiye edilmiş formu olan "Jean, Obama'nın şalvarıdır" sözünü duyuyorum. Tamam Obama orada hafiften sembolik olabilir(olmayadabilir) ama Obama'nın jean giyerken çekilmiş bir fotoğrafına hiç rastlamadım. Eşofman(yoksa eşortman mı? kim bilir) giyerken, şort giyerken çekilmiş fotocan var ama jean yok. Ne iştir bu? Sorarım sana defactocan!
Ayrıca, DeFacto karşıtı olarak DeJure adında bir zıbıdık kursalar ya jean ve şalvar satan?
Ayrıca, DeFacto karşıtı olarak DeJure adında bir zıbıdık kursalar ya jean ve şalvar satan?
Lyricler falan
Kişilikler: Ben, Birand
Zaman: dün bi ara
Mekan: ben evdeyim, birand kendi evinde. iletişim msn ile sağlanmakta(birand'ı da bir türlü açık bi protokole geçiremedim ya)
Olay: birand'ın lyricwiki'den şarkı sözü arayıp bulduğu sözleri mp3 dosyasının id3 taglarına kaydeden bir programdan etkilenip "yok artık" demesi. akabinde benim gülmem ve "yok artık buna da yok artık denir mi çok basit bişey" demem.
Sonuç: aşağıda görülen ruby ile yazılmış minik zımbırtıyı saçmalamam
Zaman: dün bi ara
Mekan: ben evdeyim, birand kendi evinde. iletişim msn ile sağlanmakta(birand'ı da bir türlü açık bi protokole geçiremedim ya)
Olay: birand'ın lyricwiki'den şarkı sözü arayıp bulduğu sözleri mp3 dosyasının id3 taglarına kaydeden bir programdan etkilenip "yok artık" demesi. akabinde benim gülmem ve "yok artık buna da yok artık denir mi çok basit bişey" demem.
Sonuç: aşağıda görülen ruby ile yazılmış minik zımbırtıyı saçmalamam
require 'rubygems'
require 'open-uri'
require 'cgi'
require 'hpricot'
require 'id3lib'
usage = "lyrics.rb filename"
unless ARGV.length == 1
puts usage
exit
end
def lyrics(title,artist)
file = Hpricot(open("http://lyricwiki.org/#{artist}:#{title}"))
div = (file/".lyricbox")[0]
begin
div.innerHTML.gsub(/\
/,"\n").gsub(/<(.|\n)*?>/,"")
rescue
puts "No lyrics found"
nil
end
end
def escape x
CGI.escape(x).gsub(/\+(\w)/){|m| "_" + m[1].chr.upcase}.sub(/(\w)/){|m| m.upcase}
end
tag = ID3Lib::Tag.new(ARGV[0])
artist,title = escape(tag.artist), escape(tag.title)
ly = lyrics title, artist
tag.lyrics = ly
tag.update!
3 Nisan 2009 Cuma
Ubuntucan üçüncü partcan
son partcandan beri çok oldu ubuntu ile ilgili yazmayalı(gerçi neredeyse hiçbişey yazmadım o zamandan beri ama). tabi o arada çok şey oldu. neyse, anlatmaya başlayayım. okulun beleş verdiği laptopa linux kurmaya üşenip komple windose kurdum. sonra bir süre gayet desktopcanımda ubuntu kullanmaya devam ettim. sonra garip bir şekilde desktopcanın anakartının bir zıbıdığı yandı(tam nesi hatırlamıyorum, çok oldu). sonra desktopu kullanamazken ben leppidi toppidi'me alıştım, bağlandım. tabi üşengeçliğin doruklarında gezdiğim için laptopa ubuntu falan kurmadım. hatta üşengeçliği o kadar abarttım ki windose altındayken reboot'a üşendim, 1 ay gibi uptimelar yakaladım(bunu nasıl yaptığıma şaşıyorum)(1 aydan fazlaya çıkamadım). sonuçta aradan fazlasıyla zaman geçti. ayrıca windose kullanırken neredeyse kernel vs. hariç hiçbir maykrozort ürünü kullanmadım(hani window manager bile farklıydı). sonra bi şekilde mahalle baskısı sonucu(yakınımda bulunan herkes ubuntuya yöneldi, ben ortamdaki en eski olan ama o anda kullanmayan ubuntu kullanıcısı olarak kaldım) kurdum. bu arada bir ara aldığım 500gig external hdd sayesinde yedekleme şeyi biraz daha kolay oldu. soonacıma geçen seferkinden bile daha memnunum. en ufak bir drivermış, codecmiş, zartmış zurtmuş hasanmış hüseyinmiş sorun etmedi(ipod dahil). ayrıca precompiled olarak repositorylerde bulunan bonus ruby libraryleriyle beni mest etti. eğer sürç-ü lisan eylediysek muhtemelen sorun etmezsiniz, zira saçmalamalarım içinde farkedilmezler bile. e gecenin bu saatinde, son 17 buçuk saattir ayaktayken(konferans esnasındaki 10 dakikalık kestirme hariç) saçmalamak o kadar da anormal olmasa gerek. zzzzz....
Labels:
tembelhayvan,
tembellik,
ubuntu,
üşengeçlik,
windoze
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
